8 Ocak 2025 Çarşamba

Tiyatro ve Sinema


Hiç tiyatroya gittiğiniz oldu mu? Evet dediğinizi duyabilir gibiyim. Peki, hayatınız boyunca ‘bu tiyatro oyunu beni gerçekten etkiledi’ dediğiniz bir deneyim yaşadınız mı? Cevabınız evetse ya da hayır diyorsanız, size sahne sanatları arasında en belirgin olan tiyatroyu tanıtmak istiyorum.

Tiyatro, dini ritüellerden doğarak insan yaşamını ve hislerini sahnede canlandıran bir sanat formuna evrilmiştir. Bu değişimle birlikte, Antik Yunan'da temelleri atılan tiyatro, zamanla farklı kültürlerin katkılarıyla gelişerek günümüzün modern biçimini almıştır. Sıklıkla sahnelenen oyunlara güldüğümüz, üzüldüğümüz ve düşündüğümüz, hem eğlence hem de bir ifade aracı olarak varlığını sürdüren tiyatro, insanlık tarihinin en eski ve en etkileyici sanat dallarından biridir.

Sinema bu noktada nereye konumlanıyor? Sinemanın gerçek atası tiyatro mu?

Bu sorulara elbette bir cevabım var. Ancak, kısaca sinemadan bahsetmek gerekirse; sinema, 19. yüzyılın sonlarına doğru görsel eğlence arayışlarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Hareketli görüntülerin bir hikaye anlatma amacıyla bir araya getirilmesinin fikri, fotoğrafçılığın gelişmesiyle hareketin kaydedilip yeniden oynanmasıyla mümkün hale gelmiştir.

Bilindiği üzere sinema, Lumière kardeşlerin 1895'te geliştirdikleri ‘cinematographe’ ile görüntüleri kaydedip de yansıtabildikleri bir alan haline gelmiştir. Onlara atıfta bulunmak uygun olsa da, bu ilk halka açık film gösterimlerinin başlangıcı olarak nitelenmelidir.

Çünkü sinema, 1830'lu yıllarda J. Plateau’nun fenakistiskop ve W. Horner’ın zoetrop isimli cihazları aracılığıyla hareketli görüntülerin ilkel örneklerini sunmuştur. Bu cihazlar, durağan görüntülerin hareket ediyormuş gibi görünmesini sağlayan görsel yanılsamaların öncüleridir. İlerleyen yıllarda, yani fotoğrafçılığın icadıyla birlikte duraklama aşamasında olan görüntüler kaydedilebilir hale gelmiştir.

Aslında bu noktaya kadar sinemanın tarihsel gelişiminden bahsetmiş oldum. Peki, bir soruma dönecek olursam sinema tiyatronun neresinde yer alıyor?

Sinema ve tiyatro, ortak kökenlere sahip olmaları ve sinemanın tiyatrodan etkilenmesiyle, sinema, tiyatronun teknolojik olarak daha gelişmiş bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Bakıldığında, iki sanat dalı birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde ve farklı ifade olanaklarına sahip olarak varlıklarını sürdürmektedir. Belki de sinema, tiyatronun mirasını devralmış olabilir. Kim bilir? Acaba bu devrimle tiyatroyu sinemanın atası olarak saymamız mümkün mü?

Aslında, evet, tiyatro için sinemanın atası diyebiliriz. Çünkü sinema, pek çok açıdan tiyatrodan ilham alarak gelişmiştir. Bu nedenle, tiyatronun sinema üzerindeki etkilerini görmek mümkündür. Hem hikaye anlatımı geleneği hem de tiyatroda olduğu gibi sinemada da dramatik yapı, karakter evrimi ve çatışmalar merkezde yer alır. İlk sinema filmleri, tiyatrodan esinlenerek sahne uygulamalarını kopyalamaktaydı. Tiyatro, bu birçok özelliğiyle sinemaya öncülük ve yönlendirici bir rol oynamıştır. Ancak tek farkla sinema bu mirası devralsa da bunu geliştirerek kendine özgü kurallar oluşturmuştur.

Bu düşünceyi benimseyen bir yönetmen var ki ondan bahsetmeden geçemem. O da Orson Welles. Welles, kariyerine tiyatroda başladığı için tiyatroyu sinemanın atası olarak görmektedir. Tiyatroda öğrendiği görsel kompozisyon ve dramatik yapıyı filmlerine de taşımıştır. Citizen Kane gibi eserlerde sahnelemedeki anlayışını sinemada da kullanmıştır. Bir diğer yönetmen ise Godard’dır. Godard, 'sinemanın tiyatro olmadığını' söylese de sinemanın tiyatrodan öğrendiği dramatik yapıya karşı inkarcı değildir.

Kısacası, bu bakış açısı öznel olsa da, bir gerçek var ki tiyatro ve sinema ayrılamaz iki sanat dalı olmaya devam edecektir.

Peki, sizin görüşünüz nedir? Son zamanlarda hem tiyatroya hem de sinemaya uyarlanmış bir eser izlediniz mi? Yorumlarda tartışalım.

5 Haziran 2024 Çarşamba

KONUŞ VE DİNLE

Konuşma, dili kullanan iki kişi (gönderen ve alıcı) arasındaki bir eylemdir. Bizler insanlar olarak çok eski çağlardan beri, kelimelerin kullanımından önce, sözsüz iletişim döneminde iletişim kurmak için beden dilini kullanıyoruz. Daha sonra sözlü konuşma biçimi olarak kullanıldı.

 Aslında çok eski çağlardan günümüze baktığımızda hayatımızın çoğunu konuşma kaplıyor. Çevremizdekilerle hem sözlü hem de sözsüz olarak fiziksel olarak sürekli iletişim halindeyiz.

Peki, işte size bir soru: Kelimeler günlük hayatımızda bu kadar büyük bir etkiye sahipken neden birbirimizle konuşma ihtiyacı hissetmiyoruz? Veya duysak bile söz edimini neden ikili veya çoklu şekilde gerçekleştirmiyoruz?

Düşündüğünüzde size bir veya daha fazla cevap verebiliriz. Basitçe teknolojiyi suçlayabiliriz. "Belki de başkalarının fikirlerini dinlemeye toleransımız azaldı, zamanımız daha değerli hale geldi." Gözlemlediğimizde ikili iletişimde artık insanların konuşurken birbirlerini dinlemediklerini görüyoruz. Daha doğrusu ara veremiyoruz. İnsanlar duyulmadıklarını hissettiklerinde konuşmayı bırakırlar ve derin bir sessizliğe gömülürler. Aslında kimseyi suçlayamayız. Dinlenmemek ve daha fazla konuşmamak, hepimizin çocukluktan beri bilinçsizce deneyimlediği bir şeydir.

Eğer bir aile çocuklarını bebeklik döneminden itibaren dinlemezse bu kodlar çocuğa işlenecek ve çocuğun gelecekte dinlenmeyeceğine dair sinyaller gönderecektir. Ancak çocuk konuşma ihtiyacı hissetse bile karşısındaki kişiyle etkili bir sohbet yürütmekte zorluk çeker.

Karşılaştığımız bu durum bugünkü iletişimimizi büyük ölçüde etkiliyor. Yaşımız ne olursa olsun yaşadığımız her iletişim hala etkisiz kalıyor ve karşımızdaki kişinin özgüvenine, kendini ifade etme becerisine ciddi anlamda zarar veriyor. Kendini ifade edemeyen, günlük yaşamının her alanında konuşmadan sesini duyurmak istemeyen bir kişi birçok sorun yaratabilir .

Aksi halde dinlenen kişi, konuşma sırasında kendini sözlü ve sözsüz olarak ifade edebilen, kendine güvenen bir kişi haline gelir.
Yukarıda bahsettiğim basit örnekler üzerinden bile konuşmanın ve dinlemenin hayatımızın her alanında önemli olduğu vurgulanabilir. Özetle, konuştuğumuz kişi ister bebek, ister çocuk, ister yaşlı olsun, sağlıklı iletişim kurabilmek için dikkatle ve sabırla dinlemeliyiz. Bu sayede etkili bir ikili diyalog kurabiliriz.

26 Şubat 2024 Pazartesi

PAMUK ŞEKERDEN HAYALLER

Hayal kurmaya  kaç yaşında başlar insan? ya da kurduğumuz hayaller ne zaman gerçekleşti? 
Eminim ki zaman zaman  bu ve benzeri soruları kendimize sormak için fırsatımız olmuştur. Ben bu soruyu  bir çok kez kendime sordum ve ilk kurduğum hayalimi düşündüm .Şimdi sizde benimle birlikte ilk kurduğunuz hayalinizi düşünebilirsiniz.  

İlk kurduğum hayalim biran önce büyümekti. Çocukken kurduğum bu hayal bana o kadar ulaşılmaz ve uzak geliyordu  sanki hiç büyümeyecekmişim gibi . Büyüyünce ise her şeyin farklı olacağı ,güzel olacağı büyükler gibi okula gidip sonrasında bir iş sahibi olacağımı ve o işimde mutlu olacağımı hayal eder ,öyle davranırdım.

Sizlerde ilk hayalinizi düşündünüz değil mi ? Belki  bir çoğumuz  o hayal ettiği mesleği yapıyor , hayal ettiği okullarda okuyor olabilir .Belki de tam tersi ,kim bilir. Çocukken hayal kurmak işte bu yüzden güzeldi. Şimdiyse  büyüdüm  ve her şeyin öyle çokta özel , güzel olmadığını  anladım. Çünkü bulutlara baktığımda '' Pamuk Şekerden Hayaller''  kuramıyorum mesela .Fakat içimde  hiç büyümemiş bir çocuk var ki tüm hayallerini '' Pamuk Şekerden Hayaller Bulutuna '' çoktan  sığdırıp uzak diyarlara  yolladı  bile .

Özetle ,çocukluğunuzu kaybetmeyin ,ona hep Pamuk Şekerden Hayaller kurdurun. Çünkü  hayalleriniz, sizin kim olduğunuzu ve ne istediğinizi belirler. Hayallerinizi gerçekleştirmek için çalışmak, sizi mutlu ve tatmin eder. İçinizdeki çocuğu dinlemek, hayatınıza renk ve neşe katar. İçinizdeki çocuğu dinlemek ümidiyle ..

SEVGİ NEYDİ?

Aslında Asya filmin sonunda çok güzel özetlemiş sevgiyi "Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti. Durursam bir daha kurtulamam. Ziyanı yok, gülüşü yeter bize."

 Sevgi sahiden neydi? Asya'nın dediği gibi iyilik miydi?, dostluk? Emek? Peki bunların hiçbiri olmasaydı sevgi olabilir miydi? Açıkçası cevabını bende bilmiyorum. Sevginin hatta saf sevginin sadece bir bebeğin gözlerinde annesine olan bakışını örnek gösterebilirim ya da en yakın hayvan dostlarımızın her seferinde bizi karşılıksız sevmesini ve bizden de sadece sıcak dolu sevgi beklemesini örnek gösterebilirim. Sevgi sadece karşı cinse olan duygularımızın çoğunluğu olduğunu söyleyemem ben. Sevgi karşılık beklemeden sokakta oynayan bir çocuğun başını sevdiğimizde içimizi ısıtan bir histtir. İlla karşı cinse gerek yok. 
 Tabii ki Asya sevginin emek olduğu konusu hakkında haklıydı. Bir çiçeği ele aldığımızda onu her gün düzenli sevdiğimizde düzenli bakımlarını yaptığımızda ona gerçekten emek verdiğimizde ve sabrettiğimizde bize gün gelir tüm ihtişamıyla güzelliklerini sunacaktır.

Sevgi, insanı, hayvanı, bitkiyi kısaca herhangi bir canlıyı karşılık beklemeden sevebilmektir. Belki zamanla emek gerektirir belki de sabır ancak gerçek saf sevgi hiç bir zaman karşılık istemez. Sadece sevmeyi ve sevilmeyi bekler o kadar.
Kendinizi ve çevrenizi sevmekten çekinmeyin.

 Gününüz sevgiyle kalsın. 

26 Ekim 2023 Perşembe

MAVİ



   Siz hiç  maviye aşık oldunuz mu? Ya da maviye aşık olan birini gördünüz mü?   Sanırım görmediniz.  Peki ya  şu an şu satırları aşık olan birinden okuyorsanız… O zaman okumaya devam edin. Peki size bir soru, mavi deyince aklınıza ilk ne gelir? Deniz mi, gökyüzü mü yoksa mavi bir araba mı belki sınırları zorlarsak mavi bir at olabilir… Benim aklıma  ilk gelen mavi bir deniz. Neden mi? Merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden hemen cevaplıyorum. Mavi bir deniz bana her zaman iyi gelmiştir. Aslında bakarsak  bana  iyi gelebilecek bir çok mavilik var.  

   Deniz ise ayrı bir yerdir benim için. Ege’de bir sahil kenarında iseniz kumsalda oturmuş tam güneşin  ufukta olduğu bir anda  ayaklarınızı usulca okşayan  narin dalgalar eşliğinde huzuru yakalayabilirsiniz ya da gece  ay ışığı ve yıldızların, gökyüzünden  yer yüzüne  inmiş bir  şekilde  müthiş tablo sunar gözler önüne. 

   Peki ya huzur nerede ,sevgi nerede? Huzur aramak  istediğinde görmek istediğin tek yer masmavi bir denizdir. Şöyle bahsedeyim, insanlar içleri daraldığında, derdi olduğunda, düşünmek istediklerinde niçin kendini sahile, iskeleye ya da deniz kıyısına gider bilir misininiz ? ‘’Hayır’’ dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü insan içini bir tek denize anlatır, oraya döker ne var ne yoksa ve kıyıya vuran dalgalar  o anlatılanları  bir bir alır götürür. Bir inanışa göre  insan derdinin büyüklüğü ne kadar çok olur ve o kadar hepsini anlatırsa  kıyaya vuran dalgalar da o kadar  büyük ve sert olurmuş. Sanki içindeki o  çağlayanı dışarı yansıtmış gibi bir   durum.  Deniz insanı kendiyle de  karşılaştırır. Her bir su tanesi her bir dalga  aslında insana ayna olur.  Kendini, kendi içini görmeye yardımcı olur bir nevî. 

   Sonunda ise o huzura kavuşur. Aslında bakarsak her insan biraz da olsa aşıktır denize. Denize  aşık olmayan insana  deli gözüyle bakarım . Çünkü deniz öyle bir sihirdir. Öyle bir büyüdür ki  en ünlü sihirbazlardan bile daha iyi gösteri sunar. Nasıl mı? Tüm sırlarımızı ve  bizi bizden alıp derinlere götürür. Deniz öyle bir  yerdir ki ister içinde çocuklar gibi eğlenin, yüzün isterseniz kıyısına oturup saatlerce izleyin. Hatta ve hatta dinleyin… Çünkü size iyi gelen o ritimsel  seslere eşlik eden kuş sesleri de eklenince sizi  alır  çok uzaklara götürür.  Ruhunuz bile duymaz… 


Charles Baudelaire ,bir şiirinin satırlarında  durumu bize özetlemiştir  aslında :

 
“ Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman; 
Deniz aynandır senin, kendini seyredersin 
Bakarken, akıp giden dalgaların ardından. 
Sen de o kadar acı bir girdaba benzersin. 

Haz duyarsın sulardaki aksine dalmaktan; 
Gözlerinden, kollarından öpersin, ve kalbin 
Kendi derdini duyup avunur çoğu zaman, 
O azgın, o vahşi haykırışında denizin.’’ 


Bu yüzden mavi denizleri çok severim. Beni sakladığı, benimle sırdaş olduğu için… 

 

  Peki mavi bir denizin gecesini hiç düşündünüz mü? Tüm umutların bir karanlığa toplandığı içindeki hüzünlerin, hayallerin   bir anda ortadan kaybolduğu o gecelerin  çoğu geceden  farkını…  Denizin kenarında  bir  banka oturmuş  karanlık ,sisli  mavi bir deniz gözlerinin önünde seni hüzne  boğar. Gözlerin buğulanır, boğazın düğümlenir, deniz gözlerinin önünden usulca kaybolur gider. Sen o bankta yorgun, çaresiz bir biçimde tüm umutlarının  koyu mavi sularda yok olduğuna şahit olursun. Engel olamazsın , uzatırsın elini karanlığa…  Hani yakalamak istersin ya gitmesin ,seninle kalsın, seninle olsun istediğin o  an.  Dokunduğun karanlıkta damla damla akar gider. Artık senin değildir ,hiç olmayacaktır. Seni parçalasa da yıksa da  o hırçın dalgalar artık yerini durgun ,dingin karanlığın sadeliğine hapseder kendini.

  Mavi bir denizin  bizden sakladığı  hiç bilmediğimiz karanlık bir yüzü olacak ve bizler bu ikilemde hep olacağız. Sadece, yorulduğumuz yerde dinlenmeyi bilelim… 

Tiyatro ve Sinema

Hiç tiyatroya gittiğiniz oldu mu? Evet dediğinizi duyabilir gibiyim. Peki, hayatınız boyunca ‘bu tiyatro oyunu beni gerçekten etkiledi’ dedi...