Siz hiç maviye aşık oldunuz mu? Ya da maviye aşık olan birini gördünüz mü? Sanırım görmediniz. Peki ya şu an şu satırları aşık olan birinden okuyorsanız… O zaman okumaya devam edin. Peki size bir soru, mavi deyince aklınıza ilk ne gelir? Deniz mi, gökyüzü mü yoksa mavi bir araba mı belki sınırları zorlarsak mavi bir at olabilir… Benim aklıma ilk gelen mavi bir deniz. Neden mi? Merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden hemen cevaplıyorum. Mavi bir deniz bana her zaman iyi gelmiştir. Aslında bakarsak bana iyi gelebilecek bir çok mavilik var.
Deniz ise ayrı bir yerdir benim için. Ege’de bir sahil kenarında iseniz kumsalda oturmuş tam güneşin ufukta olduğu bir anda ayaklarınızı usulca okşayan narin dalgalar eşliğinde huzuru yakalayabilirsiniz ya da gece ay ışığı ve yıldızların, gökyüzünden yer yüzüne inmiş bir şekilde müthiş tablo sunar gözler önüne.
Peki ya huzur nerede ,sevgi nerede? Huzur aramak istediğinde görmek istediğin tek yer masmavi bir denizdir. Şöyle bahsedeyim, insanlar içleri daraldığında, derdi olduğunda, düşünmek istediklerinde niçin kendini sahile, iskeleye ya da deniz kıyısına gider bilir misininiz ? ‘’Hayır’’ dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü insan içini bir tek denize anlatır, oraya döker ne var ne yoksa ve kıyıya vuran dalgalar o anlatılanları bir bir alır götürür. Bir inanışa göre insan derdinin büyüklüğü ne kadar çok olur ve o kadar hepsini anlatırsa kıyaya vuran dalgalar da o kadar büyük ve sert olurmuş. Sanki içindeki o çağlayanı dışarı yansıtmış gibi bir durum. Deniz insanı kendiyle de karşılaştırır. Her bir su tanesi her bir dalga aslında insana ayna olur. Kendini, kendi içini görmeye yardımcı olur bir nevî.
Sonunda ise o huzura kavuşur. Aslında bakarsak her insan biraz da olsa aşıktır denize. Denize aşık olmayan insana deli gözüyle bakarım . Çünkü deniz öyle bir sihirdir. Öyle bir büyüdür ki en ünlü sihirbazlardan bile daha iyi gösteri sunar. Nasıl mı? Tüm sırlarımızı ve bizi bizden alıp derinlere götürür. Deniz öyle bir yerdir ki ister içinde çocuklar gibi eğlenin, yüzün isterseniz kıyısına oturup saatlerce izleyin. Hatta ve hatta dinleyin… Çünkü size iyi gelen o ritimsel seslere eşlik eden kuş sesleri de eklenince sizi alır çok uzaklara götürür. Ruhunuz bile duymaz…
Charles Baudelaire ,bir şiirinin satırlarında durumu bize özetlemiştir aslında :
“ Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman;
Deniz aynandır senin, kendini seyredersin
Bakarken, akıp giden dalgaların ardından.
Sen de o kadar acı bir girdaba benzersin.
Haz duyarsın sulardaki aksine dalmaktan;
Gözlerinden, kollarından öpersin, ve kalbin
Kendi derdini duyup avunur çoğu zaman,
O azgın, o vahşi haykırışında denizin.’’
Bu yüzden mavi denizleri çok severim. Beni sakladığı, benimle sırdaş olduğu için…
Peki mavi bir denizin gecesini hiç düşündünüz mü? Tüm umutların bir karanlığa toplandığı içindeki hüzünlerin, hayallerin bir anda ortadan kaybolduğu o gecelerin çoğu geceden farkını… Denizin kenarında bir banka oturmuş karanlık ,sisli mavi bir deniz gözlerinin önünde seni hüzne boğar. Gözlerin buğulanır, boğazın düğümlenir, deniz gözlerinin önünden usulca kaybolur gider. Sen o bankta yorgun, çaresiz bir biçimde tüm umutlarının koyu mavi sularda yok olduğuna şahit olursun. Engel olamazsın , uzatırsın elini karanlığa… Hani yakalamak istersin ya gitmesin ,seninle kalsın, seninle olsun istediğin o an. Dokunduğun karanlıkta damla damla akar gider. Artık senin değildir ,hiç olmayacaktır. Seni parçalasa da yıksa da o hırçın dalgalar artık yerini durgun ,dingin karanlığın sadeliğine hapseder kendini.
Mavi bir denizin bizden sakladığı hiç bilmediğimiz karanlık bir yüzü olacak ve bizler bu ikilemde hep olacağız. Sadece, yorulduğumuz yerde dinlenmeyi bilelim…